Çocuk Ruh Sağlığı Konu Anlatımı

RUH SAĞLIĞI VE ÖNEMI

Freud, ruh sağlığını “Sevmek” ve “Çalışmak” olarak çok yalın, fakat kapsam bakımından çok geniş iki sözcükle özetler. Ruh sağlığını açıklamak oldukça güçtür. Bunun nedeni ruh sağlığını betimleyici ölçütlerin değişkenliğinden kaynaklanır. Ruh sağlığını oluştu­ran kavramlardan “Sağlık, vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği” olarak ifade edilir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise sağlığı, “tam bir fiziki, ruhsal ve toplumsal iyi oluş hali” olarak tanımlar. Sağlıklı bir kişi değişen bedensel ve çevresel koşullara uyum sağlayabilir ve dengesini koruyabilir.

Ruh sağlığını;

Enç (1980), “kişinin yaşama uyumunda başarılı olması, yaşama isteği duy­ması, dilek ve isteklerini toplumla uzlaşacak biçimde doyurabilmesi durumu”,

Yörükoğlu ise (1997) “kişinin kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir denge içinde olması” olarak tanım­lamaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü de ruh sağlığını, “bireyin sahip olduğu yetenekleri kullanabilmesini, yaşamdaki olağan zorlanmalı durumlarla baş ede­bilmesini, üretken ve verimli çalışabilmesini, içinde yaşadığı topluma verimli olabilmesini sağlayan bir iyi olma hali” olarak öngörmektedir. Ruhsal olarak sağlıklı olmanın temel ölçütü, herhangi bir ruhsal bozukluğun bulunmaması değil, bireyin yukarıda sözedilen işlevleri yerine getirmesidir.



Ruh sağlığının yerinde oluşunu, insanın sorunsuz olması ve her zaman bir iç huzuru içinde bulunması anlamında da ele almak doğru değildir, çünkü insanın kendini sürekli mutlu hissedişi, gerçek dünyanın engelleyici olan yönlerini görme­mesi anlamına gelir. Kişinin kendisini mutsuz eden duygu ve düşüncelerden kurtulması için, psikolojik güçlerini kullanarak eyleme geçmesi gerekir. Birey yaşamını, geçmekte olan bir zaman diliminin içinde ve değişen mel

Ruh sağlığı yerinde olmayan kişiler için “anormal” terimi kullanılır. Bedenin normal yapısı ve işlevleri bilindiğinden fiziksel hastalıkların tanımlanması oldukça kolaydır. Ancak psi­kolojik düzeyde normallik için ölçüt kabul edilebilecek, açıklık getirecek bir model yoktur. Bu konuda çeşitli yaklaşımlar vardır.

Bir görüşe göre normallik “sağlıklılık” olarak kabul edilir. Bir insanda normal dışı belir­tiler görülmemesi onun normal olduğu anlamına gelir.

ikinci yaklaşıma göre “normallik” diye bir şey yoktur.

Üçüncü yaklaşım “normalliği” ortalama ile eşanlamda kullanır. Orta derecede uyum yapabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normaldir.

Dördüncü yaklaşıma göre normallik bir süreçtir. Canlı bir sistemin, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişkenlerin katkısıyla ve zamanın sürekliliği içinde işlevlerini sürdüre­bilmesidir.

RUH SAĞLIĞININ TARIHSEL GELIŞIMI



Ruh sağlığının geçmişi, normal dışı davranışlar konusu nedeniyle tarih boyunca insanın ilgi konusu olmuştur. Normal dışı davranışlar edebiyat, tiyatro ve sinema yapıtlarında da sıklıkla işlenen konular olmuştur. W. Shakespeare “Othello”da kıskançlık ve öç duygula­rını, “Macbeth” de suçluluk duygularını işlemiştir.

Ruhsal hastalıklarla ilgili görüşler, ruhsal hastalara karşı tutumlar değişimden geçmiştir. Eski çağlarda ruh hastalıkları doğaüstü güçlere bağlanır, hastalardan korkulurdu. llk kez Hipokrat, ruh hastalıklarının kötü ruhların ve şeytaniarin etkisi ile meydana gelmediğini, doğal etkenlere bağlı olduğunu gündeme getirmiştir. Orta çağda ruh hastalıkları yine doğaüstü güçlere bağlanmış, hastalar zincire vurulmuş, hastanın içine girdiği inanılan şeytanı çıkartmak için çeşitli işkenceler uygulanmış, hatta diri diri yakılmıştı.

Ruh hastalıkları ile ilgili ilk incelemeler kişiliğin ve ruhsal bozuklukların sınıflandınima­sı ve tanımlanması ile ilgılıdir. Ruh hastalıklarına çağdaş yaklaşımın başlangıcı olarak Fransız Dr. Philipe Pinel’in ruh hastalarının zincirlerini çıkarması kabul edilir. Dr. Pinel, ruh hastaları için hastaneler açılmasını önermiş ve tedavinin tıp içinde yapılması gibi görüşlerini gündeme getirmiştir.

Charcot, Kreapel, Wernicke, Paviov, Meyer gibi araştırmacılar çağdaş psikiyatrinin ge­lişmesine katkıda bulunmuşlardır. Sigmund Freud, psikoanalitik kuramın öncüsü olarak, ruhsal hastalıkların oluşumunda psikolojik faktörlere öncelik tanımıştır. Adler, Jung, Rank, Horney, Erikson, Klein, Perls gibi ruh hekimleri psikiyatrinin gelişimine katkıda bulunmuş­lardır, 1990-1999 yılları arası beyin araştırmaları dönemi olarak anılmakta, araştırma sonuçlarına göre ruh hastalıklarının tanı ve tedavisinde sürekli bir gelişim yaşanmaktadır.

TÜRKIYE’DE RUH SAĞLIĞI

Tarihsel belgelere göre, Türk toplumlarının, eski çağlardan bu yana davranış bozuklukları gösteren kişileri, gerçek birer hasta olarak kabul ettiklerini göstermektedir. İlk gerçek akıl hastanesinin Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Mazhar Osman Uzman Çağdaş Türk Psikiyatrisinin kurucusu olarak bilinir. Aynı şekilde Rasim Adasal, Fahrettin Kerim Gökay gibi isimler de bu alanın öncüleri sayılmaktadır.



O günlerden bu yana hızlı sayılabilecek bir gelişmeyle, üniversite klinikleri, Sağlık Bakan­lığına bağlı klinikler, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Bölümleri kurulmuştur. İlk çocuk psikiyatrisi birimi, 1958’de Hacettepe Çocuk Hastanesinde kurulmuştur.

RUH SAĞLIĞI İLE ILGILI KURAMLAR

Farklı psikoloji kuramları, insan davranışlarını yönetici temel güçlerini (güdüleri), insanın doğası olarak almakta ve sonra bu doğaya uygun gelişimi normallik ve sağlıklılık belirtisi saymaktadirlar.

PSİKANALİTİK KURAM

Freud’u-n geliştirdiği bu kurama göre, kişilik üç sistemden oluşur, id, ego ve süperego. Davranış bu üç sistemin karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Insan dünyaya gelirken, id’in doyumuna yönelik bir yaşam enerjisiyle dünyaya gelir. İnsanın doğasında temel olan bu güç, kişinin Oral, Anal ve Fallik dönemlerinde uygun bir doyum düzeyine ulaşmasını gerektirir. Bu doyum düzeyine ulaşma sonucunda kişinin id-ego-süperego olarak adlan­dırılan biyolojik, psikolojik ve sosyal benliği arasında denge kurulur. Ruh sağlığı yerinde olan kişinin egosu, gerçeklik ilkesinden uzun süre uzaklaşmadan id’in isteklerini uygun koşullar altında ve süperego denetimini yadsımadan uzlaştırma yolları arar. Bu uzlaştır­mayı sağlayıncaya kadar id’i baskı altında tutacak savunma mekanizmaların’ kullanır. Ego’nun gerçekleri görme gücü ve bu gerçekler karşısında varlığını sürdürebilme gücü ruh sağlığı açısından önemlidir.
DAVRANIŞÇI KURAM

Bu yaklaşıma göre, insan doğasında doğuştan getirilen birkaç refleks vardır. Bu ref­leksler çevre uyarıcılarıyla koşullanabilir durumdadır. Kişiye verilen pekiştirmeler doğru davranışı güçlendirici veya yanlış davranışı bastırıcı (ceza) durumunda ise ve çevrede doğru davranışlar gösteren örnekler görülüyorsa bireyin uyumlu tepki dağarcığı genişle­mektedir. Ruh sağlığı bozukluğu ise, uyumlu tepkilerin sıklığının azlığı veya olumlu tepki sıklığının aşırılığı da olabilmektedir. Ayrıca, uyumsuzluk, uyumlu tepkiler için uygun tep­kiyi oluşturamama gibi nedenler yanında, yanlış örnekleri taklit gibi öğrenme yaşantıları sonucudur.

İNSANCI VE VAROLUŞÇU YAKLAŞIM

İnsan, bağımsız, amaca yönelik, eşsiz ve genelde iyi bir doğayla dünyaya gelir. Kendini kabul edebilme, kendi potansiyellerini gerçekleştirme, başkalarıyla yakın ilişki kurabil­me ve yaşamı anlamlı bulma, ruh sağlığının yerinde olduğunun göstergeleridir. Bunların olmaması ise ruh sağlığının yerinde olmadığının göstergesidir. Ruh sağlığına götüren koşullar kişinin temel gereksinimlerinin doyumu, bağımsızlığının engellenmemesi, sağ­lıksızlığa götürücü koşullar ise kişinin kendi gerçek doğasım yadsıması, davranışlarının sorumluluğunu taşımamasıdır.

İnsancı yaklaşımın temsilcisi sayılan Rogers, insanı olumlu bir yaklaşımla ele alır ve eski çağlardan günümüze kadar yaşanmış olan şiddet, savaş ve yıkıcılıklara karşın, uygun koşullarda insanın genel eğiliminin dost, yardımsever ve yapıcı nitelikte olduğunu, saldır­ganlık ve yıkıcilığın insanın temel doğal özelliklerinin engellenmesi ve saptırılması sonu­cu ortaya çıktığını, normal dışı davranışların hatalı öğrenme ve savunma mekanizmaları sonucunda ortaya çıktığını öngörür.



İnsancı yaklaşımın temsilcilerinden biri olan A. Maslow “kendini gerçekleştirme” kavra­mını ilk kez kullanandır. Maslow`a göre, temel gereksinimlerine doyum sağlayan insan, kendini gitgide daha iyi ve özgür hissedecektir. Sonuçta kendisinde var olan tüm gizil güçlerini (potansiyelleri) açığa çıkaracak ve kendisini gerçekleştirecektir. Kendini gerçek­leştirme sürecine giren insanların, ortalama insanlardan daha farklı özellikler taşıdıkları ve bu insanların psikolojik açıdan sağlıklı oldukları ifade edilmektedir.

RUH SAĞLİĞİ YERİNDE OLAN KİŞİLERİN ÖZELLIKLERI

Kendini gerçekleştiren kişilerin nitelikleri aynı zamanda ruh sağlığı yerinde olan kişilerin niteliklerini de vermektedir. Aşağıda sıralanan özellikler de ruhça sağlıklı (normal) kişile­rin daha büyük ölçüde taşıdıkları, ancak ruhça sağlıklı olmayanların (normal olmayanlar) sahip olmadıkları özelliklerdir.

Gerçeği normal algılama: Normal bireyler, kendi tepkileri ile yetenekleri ve çevrelerinde olup bitenler’ değerlendirmekte oldukça gerçekçidirler. Başkalarının yaptıklarını yanlış yorumlamaz, yeteneklerini abartmazlar, yapabileceklerinden çoğunu yapmaktan kagn­mazlar.

Kendini tanıma: Kendi güdüleri ve duygularının az-çok farkındadırlar. Hiç kimse davra­nışlarını tam olarak anlayamasa da, normal kimseler, normal olmayanlara göre kendile­rinin daha bir farkındadırlar.

Davranışlar üzerinde istekli bir denetim sağlama yeteneği: Normal kişiler arada bir
içgüdüleriyle davransalar da, gerektiğinde cinsel ve saldırgan dürtülerini denetim altına

Özgüven ve kabullenme: Uyumlu kişiler, kendi öz-değerlerinin oldukça farkındadırlar, Çevrelerindeki kimselerce kabul edildiklerini düşünürler. Başkalarıyla birlikte oldukların­da rahattırlar, sosyal durumlarda içlerinden geldiği gibi davranırlar.

Duygusal ilişki kurma yeteneği: Normal kişiler, başkalanyla yakın ve doyum sağlayıcı ilişkilere girme yeteneğindedirter. Başkalarının duygularına karşı duyarlıdırlar ve kendi gereksinimleri için onlardan aşırı isteklerde bulunmazlar.



Üretkenlik: Normal kişiler. yeteneklerini üretken etkinliklere yönlendirebilider. Yaşam ko­nusunda coşkuludurlar. Kronik enerji eksikliği ve yorgunluğa aşırı yatkınlık gibi çoğu kez çözümsüz sorunların psikolojik sonucu olan belirtileri yaşamazlar.

ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN UYUM VE DAVRANİŞ SORUNLARİ

Çocuğun ruhsal gelişimi bir bütündür, dönem dönem gelişse de her dönem bir sonraki dönemi olumlu ve olumsuz olarak etkiler, böylece her dönemde kendinden önce gelen dönemden olumlu ve olumsuz etkilenir. Eğer olumsuzluklar başlangıçtan veya gelişimin bir döneminden başlayarak çok uzun süre devam ederse, çok şiddetli ise, gelecekteki yaşamında bu olumsuzlukları giderecek koşullar oluşmamışsa, bu birikim ve sürekliliğin çocuğu etkileme olasılığı büyüktür.

Sağlıklı psikolojik gelişim için güvenli bir temel, bunalım ve sıkıntılı durumlar için koruyucu bir engel oluşturur, sorunlu, kırıcı veya işlevsiz kurulan ilk ilişkiler ise psikolojik sağlık koşullarının gelişimi bakımından önemli bir sakınca ve tehlike de oluşturabilir.

Okul öncesi çocuklarda görü­len davranış sorunlarından özellikle çocuğun annesinin tepki ve ruhsal sıkıntıları, anne-baba geçimsizliği ve benzer aile içi olaylar etkili olur. Çocuğun anne-baba arasındaki duygusal sorunların etkisi altında kalması, çocuğun bunları içselleştirmesine yol açabilir. Çocuklarda görülen uyum ve davranış sorunları aşağıda kısaca verilmiştir.

ALT ISLATMA (ENÜREZİS)

Enürezis, Yunanca’da “enürein yani -idrar yapmak” sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Altını ıslatma (enürezis) idrar yapma denetiminin gelişimsel olarak beklendiği yaşta, fiziki bir rahatsızlığa bağlı olmaksızın (diabet, idrar yolları enfeksiyonu gibi) gece veya gündüz yatağını veya giysilerini tekrarlayıcı bir şekilde ıslatma sorunudur. Altını ıslatma (enüre­zis) tanısı, genellikle idrar denetim eksikliği olarak beş yaşından önce konulmamaktadır. Ayda iki kez alt islatmanın olması beş-altı yaş arasındaki çocuklar için rahatsızlık göster­gesi olarak kabul edilmektedir. Normal gelişim gösteren bir çocuk, genellikle iki-üç yaşları arasında mesane (idrar torbası) kontrolünü kazanmaya başlar. Gece idrar denetiminin sağlanması ise üç-dört yaşlar arasında tamamlanır.

Alt ıslatma (enürezis) üç farklı şekilde görülebilir.

Gece uykuda altını ıslatma (nokturnal)

Gündüz uyanıkken altını ıslatma (diurnal)

Hem gece, hem gündüz altını ıslatma.

Aynı zamanda idrar kaçırma, birincil ve ikincil idrar kaçırma olarak da sınıflandırılır. İdrar kaçırma bebeklik döneminden beri devam ediyorsa birincil, en az bir yıl süre ile idrar kontrolünün olmasından sonra idrar kaçırmaların tekrar başlaması ise ikinci! enürezis olarak adlandırılır.

Alt ıslatmaların %85’i birinci! tiptir. Birincil enürezis tanısı için çocuğun en azından beş yaşında olması gerekir. İkincil enürezis en yaygın olarak beş-sekiz yaşları arasında başlar.

Beş yaşındaki çocukların yaklaşık %15- 20’si,



yedi yaşındaki çocukların ise yaklaşık %7-15’i en azından ayda bir gece altlarını ıslatırlar.

Yaş arttıkça alt ıslatma azalır, ergenlikte % 1 -3 arasında görülür,

erişkin dönemde sadece %l’inde devam eder.

Türkiye’de ya­pılan bir çalışmada, dört-on iki yaş arasında gece uykuda alt ıslatma %11,6

gündüz uyanıkken alt ıslatma %0,8 olarak bulunmuştur.

Beş-on dokuz yaş grubunda ise gece alt ıslatma %12,6,

on üç-on dokuz yaş için %2,4 olarak bulunmuştur.

Gece alt ıslatma dört-altı yaş arası erkek ve kız çocuklarda benzer oranda görülürken, on bir yaşa doğru erkek çocuklarda iki kat daha fazla görülmektedir. Alt ıslatma, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, öğrenme bozukluğu, zihinsel gelişme gerilikleri gibi çocukluk döneminin gelişimsel nitelikli bozukluklarıyla sıklıkla birlikte görülür.

Nedenleri

Alt ıslatmanın birçok nedeni olduğu belirtilmekle birlikte, bütün alt ıslatma (enürezis) olaylarını tek bir nedene bağlamak olanaksızdır. Yapılan çalışmalar sonucu nedenler biyoloik ve psikolojik nedenler olarak gruplandırılmıştır.

Biyolojik Etkenler
Biyolojik etkenler gruplandırılarak aşağıda açıklanmıştır.

Genetik etkenler: Altını islatan çocukların aile öyküleri, bu çocukların birinci derecede yakınlarında da aynı sorunun olduğu (%75 oranında), tek yumurta ikizlerinde, çift yu­murta ikizlerine göre daha yüksek oranda olduğu görülmüştür (Tek yumurta ikizlerinde %69, çift yumurta ikizlerinde %2). Her iki ebeveynde enürezis öyküsü var ise çocuklarda yaklaşık %70-75, tek ebeveynde enürezis var ise, çocuklarda %40-50 oranında enürezis ortaya çıkabilmektedir.

Hormonal nedenler: Bir başka biyolojik etken de antidiüretik hormondur. Antidiüretik hormonun (ADH) etkisiyle idrar atılımı gece iki-üç kat azalır, çocuklarda bu gelişme üç yaşlarında sağlanır ve gece idrar miktarı azalır. Ancak idrar kaçıran çocuklarda bu geli­şimde yetersizlikler olur, gece gündüz aynı miktarda idrar salgılanır ve sonuçta enürezis gelişir. Ancak bazı araştırmalar bütün idrar kaçıran çocuklarda durumun sürekli olmadığını göstermektedir.

Mesane (idrar torbasi) ile ilgili sorunlar: Altını ıslatan çocukların bazılarında ani ve is­temsiz mesane kasılmalanna yatkınlık fazladır, bu idrar kaçırmaya neden olabileceği gibi, mesane kapasitesindeki düşüklük de sık idrar yapma ve idrar kaçırmaya neden olabilir.



Uykuya bağlı sorunlar: Sık sık öne sürüldüğüne göre uyku düzensizlikleri altını ıs­latmada etkilidir; ancak araştırmalar altını ıslatmanın sadece derin uyku halinde değil, normal uyku durumunda da ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Çok idrar kaçıran ço­cuklar genellikle gecenin ilk üçte birlik kısmında, kas işlevindeki soruna bağlı olarak idrar kaçıran çocuklar ise, gecenin herhangi bir zamanında idrar kaçınrlar.

Diğer etkenler: Gelişimsel gecikme, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu, motor geli­şim geriliği, dil gelişim geriliği gibi sorunların da idrar kaçırmaya neden olduğu ileri sürül­mektedir. Ayrıca, geçirilmiş idrar yolu enfeksiyonu bu çocuklarda %5 oranında, idrar yolu enfeksiyonu da kızlarda beş kat daha fazla görülmektedir

Il. Psikolojik Etkenler

Tuvalet eğitimi ve yaşam olayları bu grubu oluşturan etkenlerdir.

Tuvalet eğitimi: Tuvalet eğitimine erken başlama ve eğitimde şiddet uygulama alt ıslat­maya neden olabilir. Tuvalet eğitimine bir buçuk-iki yaşlarında başlannnalıdır. Çok erken veya üç yaştan sonra tuvalet eğitimine başlamak ve aşırı cezalandıncı tutumlar idrar kaçırmaya zemin hazırlar.

Yaşam Olayları: Ailede kayıplar, ayrılık, boşanma, geçimsizlik, hastalık, göç gibi zorlu yaşam olayları, yeni bir kardeşin doğumu, okula başlama, okulla ilgili sorunlar, ihmal ve istismar olayları idrar kaçırmaya neden olabilir. Bu gibi durumlar özellikle ikinci’ enüre­ziste etkilidir.

Yeni bir kardeş doğumu ile başlayan idrar kaçırma regresyonun (geriye dönüş) bir gös­tergesi olarak kabul edilebilir. Ayrıca, idrar kaçırmada önemli bir etken de anne-baba tutumudur. Özellikle koruyucu ya da aşırı hoşgörülü tutum, çocukta bebeksi kalma eği­timinin ortaya çıkmasına neden olabilir. ilgisiz tutum da önemli bir etkendir. Aşırı temiz, titiz bir annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı pasif bir direniş niteliği de taşıyabilir. Bu çocukların yaklaşık % 20’sinde ruhsal sorunlar da görülebilir. Uyum ve davranış sorun­ları, umutsuzluk, karamsarlık, okul başarısında düşme, dikkat eksikliği-hiperaktivite, en­koprezis ve kaygı bozuklukları idrar kaçırmayla birlikte görülebilir.



Tedavi (Sağaltım)

İdrar kaçırma birçok nedenle ve değişik psikodinamik etkenlerle ortaya çıkan bir durum olduğu için sağaltımında değişik yöntemler kullanılmaktadır. Öncelikle idrar kaçırmanın organik yönü olmadığı saptandıktan sonra sağaltıma başlamak gerekir. Bu nedenle ön­celikle çocuk tam bir tıbbi incelemeden geçirilmelidir. Böbreklerin sağlığı, idrar yapma zorluğunun olup olmadığı, mesane durumu ayrıca, idrar yolu enfeksiyonlan açısından da geniş bir inceleme yapılmalıdır. Çocukta sözedilen fizyolojik sorunlar söz konusu ise önerilen ilaçlarla bunların tedavisine başlanması gerekir. İdrar kaçırmada ruhsal so­runlar söz konusu ise davranışçı sağaltım yöntemleri uygulanır. Davranışçı sağaltım yöntemleri aşağıda açıklanmıştır.

Kayıt tutma: Çocuktan bir takvim tutması ve her gün ıslak ya da kuru kalktığına ilişkin bir işaret koyması istenir. Okuma-yazma bilmeyenler kuru kalktıklan gün için güneş, ıslak kalktıklan gün için ise yağmur vb. resim çizebilirler, Kuru kalktıkları gün sayısı arttığında çocuk istediği bir şeyle ödüllendirilir. Ödülün niteliği çocuğun yaşına, bireysel özelliklerine, sosyo-kültürel özelliklerine uygun olmalıdır. Bu işaretlemeler çocuğun ken­disi tarafından konulmalıdır.

Sıvı kısıtlaması ve gece uyandırma: Geç saatlerde alınan sıvı miktarının azaltılması yararlı olmaktadır. Ayrıca, çocuk uyuduktan bir-bir buçuk saat sonra uyandırılıp tuvalete götürülür ve mesanenin boşaltılması sağlanırsa sıvı kısıtlamasının etkisi artar.

Mesane egzersizi: Mesane kaslarını güçlendirmek ve kapasitesini arttırmak için çocuğun
idrarını yaparken bir süre tutması öğretilir ve bu süre giderek artar.

İdrar alarm cihazı: Bu yöntem 1904 yılında bir Alman Çocuk hastalıkları uzmanı tara­fından bulunmuştur. Çocuğun çamaşırları ve yatak ıslandığında alarm cihazı çalmakta ve çocuk tuvalete gitmektedir. Bir süre sonra çocuk çamaşırları ve yatak ıslanmadan uyanmaya başlar. Amaç klasik koşullanma ile çocuğa idrar denetimini kazandırmaktır.

Aile Danışması: Aileye danışmanlık verilmesi çok önemlidir. Çocuğun idrar kaçırması­na karşı ailenin tepkileri, duygu ve düşünceleri incelenmelidir. Aile öfke, utanç, kızgınlık duyabilir, çocuğu cezalandırabilir, başkalarının yanında utandırabilir. Bazı aileler de ço­cuğu bezleyerek bu davranışı destekleme yoluna gidebilirler. Her iki tutumun da doğru olmadığı ailelere açıklanmalıdır. Bozuk olan aile içi ilişkilerinin de idrar kaçırmada etkili olabileceği ailelere açıklanmalıdır.

Özetle idrar kaçırma gelişimsel bir sorundur, beş yaşından sonra kendiliğinden iyileşme %5-10 oranındandır, kendiliğinden düzelme 7 ve 12 yaştan sonra sık görülür. 18 yaştan sonra görülme sıklığı %1 e düşer.

DIŞKI KAÇIRMA (ENKOPREZİS)

Dışkı kaçırma çocuğun dışkısını tutma ve bırakma işlevini denetleyebileceği yaşa gelmiş olmasına karşın, istemli ya da istemsiz olarak dışkısını uygun olmayan yerlere yapma olarak belirlenen bir bozukluktur. Dışkı kaçırma tanısı koyabilmek için, çocuğun yaşı­nın en az dört olması, dışkı kaçırmanın en az üç ay süreyle devam etmesi ve dışkısını istemsiz ya da amaçlı olarak yinelenen bir biçimde uygun olmayan yerlere (giysilerine, döşemenin üstüne) yapması gereklidir.



Enkopresiz birincil ve ikincil olmak üzere iki grup­ta incelenmektedir. Dışkı kaçırma, doğumdan itibaren hiç ara vermeden devam ediyorsa buna birincil dışkı kaçırma, en az bir yıllık aradan sonra yeniden başlamışsa ikincil dışkı kaçırma olarak adlandırılır.

Barsak kontrolü, genellikle dört yaş civarında kazanılır. Erkek çocuklarda kız çocuklara göre üç kat fazla görülür.

Barsak kontrolü gelişimsel özellikler ve sosyal öğrenmeyi de kapsayan bir durumdur. iki yaş civarında yeterli dil gelişimi de olan bir çocuk başarılı bir şekilde eğitilebilir. Üç yaş civarında çocuk uygun koşullar ortaya çıkıncaya kadar dışkısını tutabilir. Aşırı olmayan bir baskı ve pekiştirme ile çocuğun dışkılama fonksiyonunu kontrol etmesi öğretilir.

Nedenleri

Yapılan çalışmalar ailesel yatkınlığın önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. Genellikle babada ve diğer erkek kardeşlerde de rastlanmaktadır. Erken ya da katı tuvalet eğitimi de etkili olan nedenlerdendir. Tuvalet eğitimi bir-üç yaş civarında gelişir. Çocuk dışkısını bıra­karak ya da içeride tutarak haz duyabilir. Çocuğun dışkısını tutabilmesi ve anne-babanın istediği zaman ve yerde yapması büyük ilgi görür ve ödül alır. Böylelikle ço­cuk, toplumun iyi, kötü, doğru, yanlış, ayıp gibi kavramlarıyla karşılaşmış olur. Annenin sabırsız davrandığı, baskılı davrandığı durumlarda çocuk başkaldırmaya başlar. Kı­saca dışkısını tutma, yapmama, olmadık yerlere yapma gibi davranışlara yönelebilir. Bu dönemde çocuk ters, inatçı ve dağınıktır. Başka türlü dışa vuramadığı saldırgan­lık duygularını bu şekilde anlatabilir. Tuvalet eğitimine erken başlayan ve sert disiplin yöntemleri kullanan bir anneye, inatlaşma belirtisi olarak ortaya çıkabilir. İkincil dışkı kaçırmada genellikle yeni bir kardeşin doğumu, okula başlama, hastalanma, çevre de­ğişikliği gibi bir etken etkili olmaktadır. Enkoprezisli çocuklarda konuşmada gecikme, idrar kaçırma, hiperaktivite, öğrenme güçlükleri gibi bozukluklar olduğu da görülmekte­dir.

Tedavi

Dışkı kaçırmada çocuğun ayrıntılı olarak incelenmesi önem taşır. Organik bir sorun var­sa önce bunun düzeltilmesi gerekir. Tedavinin başarılı olması için çocuğun ayrıntılı bir gelişim öyküsünün alınması, aile ilişkilerinin değerlendirilmesi ve neden olan etkenlerin anlaşılıp bununla ilgili çevresel ve duygusal düzenlemeler yapılır. Takvim tutma, ödül­lendirme gibi davranışa yönelik tedaviler, ayrıca aileye yönelik aile tedavileri gerekebilir. Ailenin varsa baskılarının aşırı düzen ve titizliğin kaldırılması, çocukla olumlu ilişkiye girilmesi için yol göstermesi gerekir.



KEKEMELİK

Konuşma, başkalarıyla iletişim kurabilmeyi, kendini ifade edebilmeyi duygu ve düşün­celeri aktarabilmeyi sağlayan, insan yaşamının en önemli yetilerinden biridir. Konuşma­sında herhangi bir bozukluk olan kimse, konuşmasından kaynaklanan çeşitli engellerle uğraşmak, onlarla başedebilmek zorunluğundadır.

Kekemelik, ses, hece ve sözcüklerin tekrarı, uzatılması ya da konuşmanın akışını ke­sen duraklamalar şeklinde kendini gösteren bir konuşma bozukluğudur. Bozukluğun yaygınlık ve şiddeti durumdan duruma değişir ve iletişimde baskının hisse­dildiği durumlarda (sınav, çekinilen kişilerle konuşma zorunluluğu, ödev sunmak, iş gö­rüşmesi) artar. Kekemelik, okuma, şarkı söyleme, cansız şeyler ya da evcil hayvanlarla konuşma sırasında yoktur. Kekelemeye motor davranışlar eşlik edebilir. Örneğin, ayağı­nı yere vurma, başını sallama, gözlerini kırpma gibi. Kekemelik, genellikle 12 yaşından önce, çoğunlukla iki-yedi yaşları arasında başlar. Erkek çocuklarda daha sık görülmek­tedir. İki-üç buçuk yaşları arasında başlayan kekemelikler, genellikle geçici olmaktadır. Olguların %98’inde başlangıç on yaşından öncedir, çok ender olarak erişkin dönemde başlar. İki-yedi yaşları arasında, çocukta düşünce hızı, konuşma hızını geçer ve henüz yetersiz olan konuşma ile çocuk düşüncelerini ifade edemez ve fızyolojik kekemelik olarak bilinen durum ortaya çıkar. Bu geçici bir kekeme­liktir, çocuğa düzgün konuşması için baskı yapılmamalı ve çocuğun dikkati kekemeliğin üzerine çekilmemelidir.

Nedenleri

Kekemeliğin oluşumunda pek çok etken söz konusudur. Psikolojik, organik, genetik ya da çevresel birçok etkenli bir bozukluk olarak kabul edilmektedir. Kekemeliğin oluşumun­da ailesel genetik bir yatkınlığın da olduğu kabul edilir, aile ve ikiz çalışmaları bu çocuk­ların akrabaları arasında kekemelik oranının %12-69 gibi genel topluma göre iki-üç kat daha fazla oranlarda olduğunu göstermiştir. Ancak çocuğun anne-babayla yapacağı öz­deşim de etkili olmaktadır. Ayrıca, ailede aşırı titizlik ve kusursuzluk isteyen bir tutumun olması, kekemeliğin ortaya çıkmasında önemli bir etkendir. Düzen ve temizlik, terbiye konularında büyük beklentilerle karşılaşan, ancak kendisi güvensiz olan, çocuklar için bu durumlar da kekemeliğin başlamasında etkili olmaktadır. Ani korku ve korkutmalar da yatkınlığı olan çocuklarda kekemeliği başlatan etkenler arasındaclır. Kaygı ve zorlu ya­şam olaylarının da konuşma bozukluğu belirtilerini artırdığı görülür. Kekemelik nedenleri arasında dilin kısa olması, solaklık ve konuşma yolundaki bozukluklar üzerinde de durul­muş, ancak kekemelikte belirli bir biyolojik ve nörolojik neden saptanamam iştir.

Kekemeliğin başlangıcı genelde sessizdir, aylar içinde dönemler halinde dikkat edilme­yen konuşma akımı bozuklukları kalıcı bir sorun haline gelir. Bu bozukluk tipik olarak uzun sözcükler ya da uzun cümlelerin ilk sözcüklerinin yinelenmesi ile başlar. Çocuk kekelediğinin farkında değildir. Konuşma akıcılığındaki bozukluklar daha da sıklaşır ve anlamlı sözcükte ve cümlede bile kekeleme ortaya çıkar. Çocuk farkına vardığinda ko­nuşma akacıliğındaki bozukluktan kurtulmak için çeşitli düzenekler oluşturur ve duygusal tepkiler oluşur. İyileşme 16 yaşından önce olur ve %60’ı kendiliğinden iyileşir.



Tedavi

Kekeme çocukların tedavi yaklaşımında, çocuğun düzgün konuşma konusunda zorlan­maması, sabırsızlık gösterilmemesi, konuşmanm kesilmemesi önemlidir. Çocukta var olan güvensizlik ve yetersizlik duygularının pekiştirilmesinden kaçınılmalı, ailenin aşırı ti­tiz, denetimci kurallannın esnek olmasına çalışılmalıdır. Sekiz-dokuz yaşından küçük ço­cuklarda oyun terapisi, daha büyük çocuklarda psikoterapi uygulanır. Kekemeliğin teda­visinde amaç yalnız kekemeliğin geçmesi değildir. Çocukta kendine güven duygusunun geliştirilmesi ve öz saygısını korumaktır. Çocuğun olumlu özelliklerini bulup, çocuğun dikkatini ve ilgisini bu olumlu yönlere çevirerek kekemeliğine önem vermemesi sağlan­maya çalışılır. Bazı vakalarda konuşma tedavisi gerekebilir. konuşma tedavisi uzmanları tarafından uygulanır. Altı-yedi yaşından büyük çocuklarda etkili bir tedavi yöntemidir. Ke­kemeliğin tedavisinde özel bir ilaç yoktur.

KONUŞAMAMAK (MUTIZM)

Çocuğun yaşına uygun ve normal bir dil gelişimi olmasına karşın çeşitli ortamlarda ko­nuşmayı reddetmesi durumudur. Bu bozukluğu olan çocuklar, konuşarak iletişim kurma yerine, mimikler, kafa sallama ya da oynatma, bazen de tek heceli, kısa monoton ses çıkararak iletişim kuranlar. Genellikle okul öncesi dönemde ortaya çıkar, an­cak bir uzmana başvurma ve tanı 6-8 yaşları arasında olur. Kızlarda daha sık görülür.

Nedenleri

Sosyal fobi, konuşma bozuklukları, üç yaşından önce geçirilen örseleyici yaşantılar, has­taneye yatırılma, aşırı koruyucu anne tutumu, göç ya da aileden ayrı kalma gibi etkenler, konuşmama nedenleri arasında sayılmaktadır. Bu bozuklukla karıştırılan çeşitli sorunlar olabilir. Otizm, işitme kaybı, zihinsel yetersizlik ve ruhsal bozukluklar gibi. Bu nedenle tanı sırasında uygun değerlendirme araçlarının kullanılması gerekir.

Tedavi

Bu sorunun tedavisinde değişik yaklaşımlar önerilmektedir. Bireysel, grup ve aile tedavi­leri kullanılmaktadır. En uygun yöntemin konuşmaya dayalı çok yönlü bir tedavi yaklaşı­mının olduğu belirtilmektedir.



PARMAK EMME

Bebekler ilk bir yıl içinde çevrelerini ağız yolu ile tanırlar, ellerine geçen her şeyi ağızları-
na götürürler. Emme, bebek için hem bir beslenme, hem de doyum sağlayan bir eylemdir. Parmak emme çoğu kez diş çıkarma döneminde başlar. Çocuklarda görülme sıklığı %15-60 kadardır. Açlık dürtüsünün, beslenme dışı emmeyi uyarabileceği ve duygusal yoksunluğun da parmak emmeye neden olabileceği ileri sürülmektedir. Uykuya dalma da bebek ve çocuklar için gerginlik yaratan bir süreçtir. Parmak emme bu gerginliği azaltır. Bebeğin sallanması ya da emzik emmesinin parmak emmeyi önlemede yardımcı olabileceği varsayılmaktadır. Ayrıca, annesini kısa süre emen bebeklerde de parmak emme daha sık görülmektedir. Parmak emme, beslenme biçimi, annenin çalışması veya çocuğuna olan ilgisi ile ilgili değildir.

Parmak emme daha çok gerginlik durumlarında ortaya çıktığı ıçin (uykuya geçiş, yalnız kalma, yoğun duygular) bu durumlarda anne-babanın çocuğa gerekli ilgiyi göstermesi, (masal anlatılarak uyutma, elinde tutabileceği bir oyuncak ile yatması gibi) ve neden parmak emmesinin istenmediğinin anlatılması gerekir. Çocuğun uykuya dalında elinin ağzından çekilmesi uygun olur. Bazen çocuklar anne-babanın dikkatini çekmek için de bu davranışı sürdürebilmektedirler. Anne-babanın sürekli “Parmağını ağzından çek”, “Parmağını emme” gibi uyarıları, çocukların bu davranışlarını pekiştirir. Tırnak yeme için kullanılan acı ojeler parmak emmede de caydırıcı olmaktadır. Bazen çocukların bu davranışı sürdürdükleri görülmektedir. Böylesi bir durumda bir uzmandan yardım almak gerekir.

SALDIRGANLIK

Freud’a göre saldırganlık, “aslında insanın kendisine yönelik olan yıkıcı eğilimlerinin, dış dünyadaki nesnelere” çevrilmesidir. Freud, saldırganlığın içsel bir dürtü olduğunu savunur.

Sosyal öğrenme kuramları ise saldırganlığın pekiştirme, cezalandırma ve modelleri taklit yolu ile kazanıldığını öne sürerler. Sosyal psikolojide saldırganlık iki biçimde ele alınır. Birincisi, diğerlerini incitmek veya onların karşısında üstünlük kurmak için yapılan davra­nış (Örn; arkadaşına kızdığı için ona vuran bir çocuk). Diğeri ise bir amaca ulaşmak için başvurulan bir yoldur (Orn; arkadaşının elindeki oyuncağı almak isterken, onu yere dü­şüren bir çocuk). Bu ikisinin arasındaki fark ise, ikincisinde karşısındakine verilen zarar bilerek veya isteyerek yapılmamıştır.

İki-dört yaş arasında saldırgan davranışların önce artış gösterdiği sonra azaldığı görülür. Üç yaştan sonra vurma, tepinme gibi davranışlar azalırken sözel hareketler ve saldırılar artar. İki yaştan sonra dil gelişimindeki ilerleme nedeniyle kendilerini daha kolay ifade edebilirler ve saldırgan davranışların sıklığının azaldığı ve saldırganlık süresinin kısaldığı görülür. Genelde erkek çocukların kız çocuk­lara göre daha fazla fiziksel tepki verdikleri, kız çocukların ise daha fazla sözel tepki verdikleri bulunmuştur. Saldırganlık yetişkinlerden çok kardeşlere ve yaşıtlara yöneliktir.

Saldırganlığın nedenlerinden birisi isteğinin engellenmesidir (TV kumandası ile oynayan çocuğun elinden kumandanın alınması gibi). Her toplumda çocuk, az veya çok engelle­nir. Engellenme doğaldır, zaten engellemesiz bir çocuk gelişmesi düşünülemez. Ancak çocuğun bu saldırganlığına karşı çevre tutumu çok önemlidir. Çevre tutumları hep bas­kılı, engelleyici, suçlayıcı oldukları sürece çocukta merak, amaçta ısrarcı olma, yarışma­dan hoşlanma, başarmaktan zevk alma gibi duygular gelişemez.

Çocukla­rın çevrelerindeki saldırganlık ile ilgili örnekleri taklit etmeleri, aşırı cezalandırıcı veya hoşgörülü anne-baba tutumu, anne-baba arasındaki tutarsızlık da çocuğu saldırganlığa yönelten etkenlerdendir. Genelde çocukların saldırganlığı altı-yedi yaşlarında azalma­ya başlar. Anne-babalar çocuk gelişimi ve eğitimi ile çocuğun yaşına göre davranışının normal olup olmadığı ve nasıl davranmaları konusunda bilgi sahibi olmalıdırlar. Ayrıca anne-babalar kendileri de saldırgan davranışlardan uzak olmalıdırlar. Bu çocukları yarışmalı etkinliklerden çok, paylaşımcı etkinliklere yönlendirmek gerekir. Çocuğun saldırgan davranışları yerine, olumlu davranışlarını gündeme getirmek de etkili bir yöntemdir.



KİSKANÇLİK

Kıskançlık, “başka bir kişinin bize göre bir üstünlük gösterdiği ya da sevilen birisinin baş­kası ile ilgilendiği kanısına varılınca takınılan tutum ve duyulan duygudur”. Kıskançlık, bebek, çocuk, ergen ya da yetişkin olsun, insanın en temel duygularından bi­ridir ve gelişimsel yaşa bağlı olarak algılansa da, baş edilmesi zor bir duygudur. Kıskanç­lık sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamaktır, bu duygu insani kemiren bir tutku olmaya başlayınca sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık olan anneyi, kardeşleri ile paylaşmak kolay bir duygu değildir. Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa, kıskançlık o kadar büyük olmaktadır. Genellikle çocukların kardeşlerine abartılı sevgi gösterilerinde bulunması, bebekle ilgili görünmeyen huysuzluklar, hırçın­lıklar yapması ve gerileme davranışları göstermesi (kaka ve çiş kaçırma, anne-baba ile yatma isteği, biberondan süt içme isteği gibi) kıskançlık belirtileridir. Anne-babaların çocuğun yanında kardeşine abartılı sevgi gösterilerinde bulunması, kardeşlerden birine daha fazla zaman ayırması, ilgi göstermesi kıskançlığı artıracak ve pekiştirecek davra­nışlardır.

TİKLER

Tikler, “motor ya da vokal kasların istemsiz kasılmaları sonucu ortaya çıkan, ani, aralıklı, tekrarlayıcı ritmik olmayan istemsiz hareketlerdir”. Genelde kısa süreli, nöbetler halinde ve aralıklı olarak ortaya çıkar. Motor tikler, göz kırpma, baş sallama, omuz silkme gibi ha­reketlerdir. Bir çok istemsiz hareketin aynı anda ortaya çıktığı kompleks tikler de olabilir. Vokal tikler de; boğaz sesi, karmaşık sesler çıkarma, konu dışı belirli sözcükleri ya da de­yişleri yineleme, sosyal yönden kabul edilemeyen açık saçık sözcükler kullanma, küfür etme, duyduğu son sesi yineleme şeklinde görülebilir. Genellikle erkek çocuklarda daha fazla görülür. Tik bozuklukları her yaşta görülmekle birlikte, yedi-onbin yaşları arasında başlaması daha fazladır. Bir çocukta birden fazla tik görülebilir, zaman zaman sıklık ve şiddeti değişebilir. Uykuda kaybolur, stresle artar. Üç-beş yaşlarında çocuğun çevresin­dekileri taklit etmeye çalışmasının sonucu olarak öğrenme ile ilgili olduğu gibi, bir göz iltihabı veya üst solunum yolu hastalığından kalan rahatsızlık hissi de “tik”i başlatabilir. Tikler, geçici ya da sürekli (kronik) ve Tourette bozukluğu olarak sınıflandırılır.

Geçici tik bozukluğu; en az dört hafta görülen, bir yıldan uzun sürmeyen, artma ve azalma gösteren basit tiklerdir. Üç-sekiz yaşlarında ortaya çıkar. Erkeklerde daha çok görülür.

Sürekli tik bozukluğu; tek ya da birden fazla motor veya vokal tikle birlikte görülür. Bir yıldan uzun sürmesi ve tiklerin olmadığı bir dönemin üç aydan daha az sürmesi gerekir. Tiklerin çoğu baş, boyun ve üst kısımlarda görülür. Çocuklarda dikkat eksikliği hiperakti­vite bozukluğu gibi sorunlarla birlikte bulunabilir.

Tourette bozukluğu; en ağır tik bozukluğudur. Zaman içinde artma ve azalma gösteren, çoğul motor ve vokal tiklerle birlikte görülen kronik bir hastalıktır. Genelde, erken ço­cuklukta geçici basit motor tik nöbetleriyle (göz kırpma, baş silkme gibi) başlar, bir süre sonra sürekli hale gelir ve çocuğun yaşamını etkiler.

Bozukluk ilerledikçe karmaşık motor tikler ise onbir yaşında ortaya çıkar. Tourette bozukluğu ile obsesif kompulsif bozukluğun birlikte görülme oranı %40, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğun görülme olasılığının %50 olduğu bildirilmektedir.

Nedenleri

Geçici tiklerin oluşmasında daha çok çevresel etken ve stresin, sürekli motor ve Tourette Sendromunun ise genetik ve sinir sisteminin biyolojik ve kimyasal yapısı ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Tiklerin ortaya çıkması için yetersiz biyolojik gelişme ve olumsuz çevre etkenlerinin bir araya gelmesi gerektiği üzerinde de duruimaktadır.

Sağaltım

Çocuk için huzursuzluk yaratan stres kaynağının ortadan kaldırılması önemlidir. Anne-baba çocuğu utandırma, cezalandırma, eleştirme yerine onu anlamaya çalışmalı, bu davranışların onun elinde olmadan ortaya çıktığını anlatarak çocuğun gerginliği azal­tılmalı, ancak çocuğa tümüyle de ilgisiz kalmamalıdırlar. Çocuğu ve çevresini rahatsız eden tikler, zaman zaman yeniden ortaya çıkıyor ve bu süre bir yılı aşıyorsa uzman bir doktorun önerisiyle ilaç tedavisi de gerekebilir.



İNATÇILIK

İnatçılık, çocuğun anlamlı bir nedeni olmaksızın, bir eylemde ısrar etmesi, davranışı­nı, düşüncesini, durumunu değiştirmeye direnmesidir. Çocuğun duygusal gelişiminin bir parçasıdır ve küçük yaşlar için normal bir duygudur. İnatçılık küçük çocuklar için benmer­kezci düşünme tarzının bir sonucu olarak görülebilir. Özellikle iki-dört yaş arası inatlaşma artar, çünkü gelişimsel olarak inatlaşma bu dönemde beklenen bir durumdur. Çocuğun inatçılığına karşı en uygun yöntem anne-babanın doğru örnek/model ve sabırlı olması­dır. Ancak, inatlaşmamak adına istediklerini kolaylıkla yerine getirmek, zamanla çocuğun inadını pekiştirebilir. Bağırma, dayak gibi yöntemler de ona kötü bir örnek olur, kararlı olmak bu dönemde çok önemlidir.

UYKU BOZUKLUKLARI

Uyku, organizmanın dinlenmesine olanak veren bir durum olması yanında, onun yenilen­mesine de olanak veren bir zaman dilimidir. Uyku yaşa göre değişkenlik gösterir. Çocuk­larda uyku düzeni bir gelişim dizisi içinde olur. Derin uyku basamaklı bir şekilde artarken, düzenli uyku döngüleri gelişir. Uyku bozuklukları organik ya da çevresel etkenlere bağlı olarak gelişir. En sık görülen uyku problemleri şunlardır:

Uyumakta Güçlük

Genellikle çocuğun yatma alışkanlığını kazanmamış olması ve geç saatlere kadar bü­yüklerle kalmasına izin verilmesinden kaynaklanır. Çocuğun düzenli olarak uygun bir saatte kesin ve kararlı olarak yatırılması önemlidir. Çocuğa masal veya öykü okunması, alıştığı bir oyuncağı yanına alması çocuğun uykuya geçişini kolaylaştırır.



Kâbus

Genellikle gece uykusunun sonuna doğru, korkulu rüyalarla uyanmadır. Beş-altı yaş ara­sında sık görülür. Çocuk uykudan uyanır, korkulu rüyayı o sırada veya ertesi sabah ha­tırlayabilir. Çocukların kaygılı veya stresli olduğu dönemlerde kâbuslar daha sıktır. Uyku öncesi rahatlatıcı müzik, masal dinleme, kâbusları önleyebilir.

Uykuda Korku-Gece Terörü

Uyku süresinin ilk saatlerinde ortaya çıkar. Çocuk ağlamaya başlar, çığlık atarak oturur kendinde değildir, söylenenleri anlamaz, çevresindekileri tanımaz. Birkaç dakika sonra, sa­kinleşir ve uykuya dalar. Uyanınca bu nöbeti hiç hatırlamaz. Bu nöbetler okul değişikliği gibi stresin arttığı durumlarda daha sık ortaya çıkar. Dört-beş yaşından sonra şiddeti giderek azalır. Görülme sıklığının artması durumunda bir uzmandan yardım alma önerilir.

Uyurgezerlik

Genellikle uykunun ilk üçte biri sırasında ortaya çıkar. Çocuk yatağından kalkar ve evin içinde, hatta sokaklarda dolaşabilir, sabah uyandığında bu olayları hatırlamaz. Beş-on beş yaş arasındaki çocuklarda %15 oranında görülür. Erkeklerde daha sık görülür. Uyur­gezerlik sırasında evde veya sokakta kazalar meydana gelebilir, bu nedenle önlem ola­rak kapı ve pencereler sürekli kilitlenmeli, tehlikeli eşyalar ortadan kaldırılmalıdır.

BESLENME ALISKANLIĞI BOZUKLUĞU

Çocuklar her dönemde aynı hızda büyümez, gelişimleri sıçrayıcıdır. Tüm çocuklar birinci yılın sonunda doğal olarak günde üç öğün beslenme şekline alışır. Beslenme şeklinde kişisel ve ailesel alışkanlıkların etkisi büyüktür. Erken çocukluk ve ergenlik dönemlerinde büyüme hızlıdır ve iştah artar, birinci yılın sonunda ve ikinci yılda büyüme yavaşlar ve ka­lori gereksinimi de azalır, çocukta bazı ya da tüm besinlere karşı isteksizlik ortaya çıkar. On beş-on sekiz aylar arasında iştah, en düşük düzeydedir. İki-beş yaş arasında ortaya çıkan beslenme sorunları, genellikle ailelerin yeme açısından ısrarcı olmasından ve kay­gılanmasından kaynaklanır. Sık görülen beslenme sorunları aşağıda özetlenmiştir.

Yemek Seçme

Birçok çocuk sınırlı sayıda besin çeşidini seçip, şeker, çikolata, meyve suyu gibi be­sinlere yönelebilir. Bu durumda yaşıtlarının tercihi de etkili olur. Sık sık karşılaştıkları yiyeceklerden kolaylıkla sıkılırlar. Aşamalı bir şekilde yeni besinlerle karşılaşırlarsa ve baskı yapılmazsa yeni yiyecekleri deneyebilirler. Reddetme devam ediyorsa yiyecek her defasında verilmemeli, bir-iki ay sonra yeniden denenmelidir. Çocuklara geniş yiyecek seçeneği sunularak yeterli besin alması sağlanmalıdır.


Yemek Yemeyi Reddetme

Bu çocuklar, genellikle yemek yemeye duyarlıdırlar. Dört yaşına kadar küçük bir parça yi­yecek ile öğürürler, sorunlar genellikle on beş-yirmi dört aylar arasında ortaya çıkar. Aşırı zorlayıcılık, baskı içeren yeme deneyimleri, bu bozukluğun gelişmesinde etken olabilir. Bu çocuklarda yemek zamanında belirgin derecede artan kaygılar, kusma, öğürme, ök­sürme gibi belirtiler, sofradan kaçma gibi kaçınma davranışları görülebilir. Ciddi düzeyde büyüme-gelişme gerilikleri gözlenebilir. Bu durum ciddi sonuçlar ortaya çıkaracağından mutlaka bir uzmanin yakın takibi gerekir.

Pika

Çocuğun yenilebilir olmayan maddeleri yemesidir (küçük oyuncaklar, kâğıt, oyun ha­muru, kum, boya vb). Bu davranış, ya ağır bir duygusal yoksunlukta ya da terk edilmiş çocuklarda görülür. Beslenme ve sindirim bozuklukları olan çocuklarda da görülebilir. Tedavi için, bir uzmandan yardım alınması gerekir. Tedavi yöntemi olarak genellikle dav­ranış ve aile tedavisi uygulanır.

Geviş Getirme Bozukluğu

Kısmen hazmedilmiş yiyeceğin belirgin bir bulantı, tiksinme, öğürme ya da ilişkili sindirim sistemi bozukluğu olmadan ağza getirilmesi ve yeniden çiğnenmesidir. Çocuk, çiğnenen yiyeceği yeniden yutar ya da tükürür. Yineleyici bir biçimde görülür, başlangıcı genellikle üç aylıktan sonradır. Zeka geriliği olan çocuklarda ve iyi olmayan anne-çocuk ilişkisin­den (gergin, reddedici, ilgisiz vb.) kaynaklanabilir. Tedavisinde çocuğun çevresinin düzenlenmesi, yakın ilgi gösterilmesi ve anne-babasının da terapiye alınması gerekebilir.

Obezite

Kişinin ağırlığının boyuna göre beklenen kilodan %20 daha fazla olmasıdır. Okul çağın­daki çocuklarda görülme sıklığı %5 oranındadır. Obeziteye eşlik eden psikolojik sıkıntılar okul başarısızlığı, gece altını ıslatma gibi göstergelerle ortaya çıkar.

Yağ hücrelerinin yapı ve sayısı bakımından çocuk hekimleri üç tip obezite tanımlamışlardır.

Hiperplanik: Yağ hücresi sayısı artmıştır. Yaşamın ilk yıllarında başlar.

Hipertrofik: Yağ hücre hacmi artmıştır.

Karışık tip: Beslenme bakımından obezite bulimik bir dönemden sonra başlayabilir. Sıklıkla aile ortamındaki aşırı yemenin bir sonucudur. Bu aşırı yeme bütün alanlarda olabileceği gibi, şekerli gıdaları yeme şeklinde sınırlıda olabilir.

Hormonal (endokrin) bir nedene bağlı obeziteler çok nadirdir. Tedavide, dikkatin obezi­te belirtilerine yöneltilmesi başarısızlıkla sonlanır. Çünkü aile, çocuğun diyet yapmasını ister, çocuğun ise böyle bir çabası yoktur. Bu nedenle etkenlerin ortadan kaldırılması ve psikolojik destek tedavilerı uygulanması gerekir. Bu tedavi yöntemleri sağlıklı yaşam tarzını destekleyen davranışçı tedavi ve psikoterapidir.



KORKU

Korku, tehlikeye karşı geliştirilmiş duygusal bir tepkidir ve insanın yaşa­mını sürdürebilmesi için gerekli olan bir duygudur. Önemli olan, korkunun mantık çer­çevesinde kontrol altına alınmasıdır. Çocuklarda korku yaratan bir eşya veya yaratık, büyükler için korkutucu olmayabilir. Çocuğun yetişkinlerin desteğine ve kendisine güven vermesine gereksinimi vardır.

Çocuklarda korkuların en fazla iki-altı yaş arasında görüldüğü saptanmıştır. “Normal korkular” çocuğun çevresine uyum sağlamasının bir yolu olabilmektedir. Çocukların gü­vende olmasını sağlar. Çevresini henüz tanımayan bir bebeğin tanımadığı şeylerden korkması doğaldır. Yaşla birlikte yaşanan korkuların içeriği de değişir. Korkuların en fazla iki-altı yaş arasında olmasının nedeni, çocukların zihinsel olarak onlarla baş edebilecek yeterlilikte olmadıkları için soyut varlıklardan korkmalarıdır. Bu yaş çocukları hayaletler­den, devlerden, karanlıktan korkarlar.

Çocuklarda korku gelişimsel olarak incelenecek olursa; bebek için her şey korkutucudur. Gürültüler, alışılmamış bir nesne, yabancı yüz. Bu durumlara karşı tepkisi şu şekilde olur; sıçrama, duraklama, nefesin tutulması, gözlerin kapanması vb. Altı-on sekiz aylar arasında yabancı korkusu başlar, bu da normal gelişimsel korkulardandır. Tanımadık bi­risi ile karşılaşınca hemen tanıdık yetişkine yönelmeye, ayağına-eline sarılmaya başlar. Göz göze gelmekten bile kaçınır. Yabancı korkusu, gelişme sırasında yeni yüzlerin sık sık görülerek tanıdık olması ile azalmaya başlar.

İki-üç yaş çocukları yüksek seslerden, elektrik süpürgesi ve gök gürültüsünden ürkerler. Üç-dört yaşlarında karanlık, yalnız kalma, hayvan, dilenci, hırsız, polis, hayalet, cadı ve canavar, öcü gibi (hayali nesne) korkulan görülür. Dört yaşlarında korkularda azalma ve somutlaşma görülür. Köpekten, yaralanmaktan, bir yerinin kesilip kanamasından korkarlar. Beş-altı yaşlarda anne-babayı kaybetme, hastalanma, iğne olma gibi korkular geliş­meye başlar. Altı-on bir yaşlar arasında başkaları önünde küçük düşmek, utandırılmak, okul başarısızlığı gibi korkular görülebilir.



Bazı korkular çabuk gelip ve geçer, çocuğun yaşamını çok fazla etkilemez. Ancak korku­ların yaklaşık %51 i kalıcı özelliktedir. Bazı korkular da anne-babanın çocuklarına örnek olması ile gelişir (kediden korkan bir annenin, çocuğunun da kediden korkması gibi). Korkular çocuğun yaşamının normal gidişini engelleyecek düzeyde ve ciddi boyutta ise durumun araştırılması ve tedavisi gerekir. Anne-babaya çocuklarda korku duygusunun bir düzeyde normal olduğunu açıklamak rahatlatmak gerekir.

OKUL KORKUSU

Çocuklarda okula gitmek istememe ve gitmeme durumudur. Çocuk okula gitmek iste­mez, zorlandığı takdirde kaygılanır, ağlar, midesi bulantr, kusar, gitmemek için ısrar eder. Okula giderse sınıfa girmeden tekrar eve dönebilir. Okul korkusu başlangıçta; çocukta neşesizlik, ödevlere karşı ilgisizlik, okula gitmeden önce mide bulantısı, barsaklarda bo­zulma, iştahsızlık gibi be!irtilerle ortaya çıkar. Bir süre sonra okula gitmeyeceğini açıklar, neden olarak öğretmenin ve arkadaşlarının onu sevmediğini, alay ettiklerini söyler. Okula gitmediği zaman çocuğun evde rahat olduğu gözlenir. Okul korkusu anaokulu dönemin­den, liseye kadar her dönemde görülebilir. Yaş büyüdükçe görülme sıklığı azalır.

Okul korkusunun temel nedeni, çocuk için önemli olan bir kişiden ayrılma korkusudur. Bu kişi genellikle annedir. Korku duygusu gerçekte bir ayrılık kaygısıdır. Okul korkusu olan çocukların aile üyeleri genellikle birbirine bağlı ve bağımlıdır. Anne-baba genellikle çocuğun başına bir şeyler geleceğini düşünerek çocuğu evde tutmaya çalışmışlardır. Bu çocukların genellikle uslu, uyumlu, onay bekleyen bir yapıları vardır.

Tedavi

Okula gitmek istemediği için çocuk suçlanmamalı ve cezalandırılmamalıdır. Ancak ne olursa olsun mutlaka okula gitmesi gerektiği anlatılmalıdır. Aileden destek olması istenir, çocuk aynı zamanda oyun tedavisine alınır. Ailede sözü edilen bağımlılık durumu varsa, anne-babanın da psikolojik tedavisi gerekebilir.



DIKKAT EKSİKLİĞİ / HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağının en sık görülen psiki­yatrik bozukluklarındandır. Bu bozukluğun temel özelliği, kalıcı ve sürekli olan dikkat süresinin kısalığı, engellenmeye yönelik denetim eksikliği nedeniyle davranışlarda ya da bilinçte ortaya çıkan ataklık ve huzursuzluktur. Bunun sonucu olarak çocukta ge­lişimsel olarak uygunsuz dikkatsizlik ve aşırı hareketlilik, ataklık vardır. Başlangıcı ge­nellikle üç yaşlarındadır. Tanı konulabilmesi için belirtilerin en azından altı aydır devam etmesi 7 yaşından önce başlaması ve okul-ev ortamlarında da görülmesi gerekmektedir.

DEHB, hatalı anne-baba tutumlarının neden olduğu bir disiplin sorunu, şımarıklık, hay­lazlık, tembellik değildir. Klinik bir durumdur, tanısı çocuk psikiyatrisi uzmanlarınca konur.DEHB erkeklerde kızlardan daha sık görülür, ancak, kızlarda bu bozukluk daha çok dikkat eksikliği, erkeklerde ise aşırı hareketlilik, dürtüleri engelleyememe biçimi ile görülmektedir.

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, genetik, çevresel biyolojik faktörlerin (kurşun, sigara, alkol vb. maddelerin) etkileşimi sonucunda beyinde nöro-biyolojik bo­zukluklara yol açan bir hastalıktır. DEHB nedenlerinde genetik özelliklerin rolü olduğu kesinlik kazanmış olmasına karşın, bu geçişin nasıl olduğu henüz belirlenememiştir.

Annenin gebelik döneminde sağlık durumunun kötü olması, uzun süren ve zor geçen doğum, annenin gebelikte sigara-alkol kullanması, DEHB’nin çevresel faktörleri ara­sındadır.

DEHB üç ayrı grupta incelenebilir:

Kombine DEHB (en yaygın tür), tüm belirtileri içerir
Dikkatsiz DEHB (önceden DEB diye adlandırılıyordu), dikkat ve konsantrasyon eksikliği
Hiperaktif-dürtücü DEHB, dikkatsizliğin olmadığı hiperaktivite
DEHB teşhisi için, bozukluğa sebep olan bazı belirtiler 7 yaşından önce sergilenmiş olmalıdır. Ayrıca belirtiler birden fazla yerde görülmüş olmalıdır. Örneğin, bir kişi evde ve okulda veya evde ve işte belirtileri sergilemiş olmalıdır. Ayrıca, belirtilerinin kişinin evde, sosyal çevrede ve iş ortamında işlevselliğini engellediğine dair net kanıtlar olmalıdır.

DEHB içinde yer alan kavramlar incelenecek olursa;

Aşırı hareketlilik: Bu çocuklar sürekli yerinde duramayan, huzursuz, rahat dura­mayan, kıpır-kıpır, sürekli parmakları ile oynayan, arkadaşlarını dürten, insana zarar veren ciddi kazalara da neden olabilirler. Bu çocuklar. belirli bir durumun gereklerine uygun biçimde davranmakta da güçlük çekerler.

Dikkat sorunları: Dikkatin bir noktaya toplanmasında güçlük, unutkanlık, eşya ve oyuncaklarını sık sık kaybetme gibi özellikler görülür.

Dürtüsellik: Bu çocuklar, acelecilik, istekleri erteleyememe, başkalarının sözlerini kesme, sırasını bekleyememe veya tehlikeli davranışlara ölçüsüzce yönelmek gibi aşırılıklar gösterebilirler. Sabır veya engellemeyi geciktirici eylem biçimleri gelişme­miştir.

DEHB olan bireylerin bazılarında hem dikkat eksikliği, hiperaktivite, bazılarında sadece dikkat sorunu, bazılarında ise aşırı hareketlilik-dürtüsellik bulunmaktadır. Çocuklukların­da DEHB olanların %80’inin ergenlik dönemlerinde de bu belirtileri göstermeye devam ettikleri, °/060’lık bölümünün ise erişkinlikte de DEHB belirtilerini taşıdıkları belirlenmiştir. DEHB olan çocukların öğrenme güç­lükleri, akademik başarısızlık, yaşıtları, öğretmenleri, aile üyeleri ile olan ilişkilerinde sorunlar ve geçirdikleri kazalar sonucu çeşitli yaralanmalar yaşadıkları görülmektedir.

DEHB belirtilerinden aşırı hareketlilik ergenlik ve erişkin yaşamda da azalarak ancak dikkat eksikliği ve dürtüsellik olumsuz etkilerini sürdürerek devam eder. Ayrıca bu ço­cuklarda ergenlik ve erişkinlik dönemlerinde suça yönelik davranışlar, alkol-madde kul­lanma, antisosyal kişilik özellikleri, depresyon ve kaygı bozuklukları da sıkça görülebil­mektedir.



Tedavi

DEHB uzun gidişli bir hastalıktır. Tedavisi de bu nedenle çok yönlü ve uzun dönem ola­rak planlanmalıdır. ilaç tedavisi, davranışsal yaklaşımlar ve beceri geliştirmeye yönelik eğitimler, aile tedavisi bir arada yürütülmelidir.

YALAN SÖYLEME

Çocuğun üç-beş yaşları arasında mantıklı düşünme yeteneği sınırlıdır. Yaşantı ve deneyimlerinin yetersizliği nedeniyle, çevresindeki olayları gerçeğe uygun olarak değerlendiremez. Gördüklerini yanlış algılar veya yanlış yorumlar, anlayamadıklarını hayal gücü ile açıklamaya çalışır. Beş-altı yaşından önce çocuğun gerçeği hayalden ayırt edecek deneyimi ve bilgisi yoktur, geniş hayal dünyasıyla yalan birbirine karışa­bilir. Bu yaşlarda çocukların anlattıkları hayal ürünü olayları, yalan söylemek şeklinde yorumlamak doğru değildir. Daha büyük çocuklar da cezalandırılmadan kaçmak ama­cıyla yalan söylemiş olabilirler, altı yaşından sonra yalanın ne olduğunu bilir ve amaçlı kullanırlar.

Çocukların Yalan Söyleme Nedenleri

Hayal gücü: Çocuklar gerçeği değerlendiremediklerinden, hayal güçlerini kullanarak gerçeği abartırlar, çarpıtırlar, olmamış şeyleri olmuş gibi aktarırlar.

ilgi çekmek: Ailenin onu sevmediğini, ilgilenmediğini düşünen çocuk yalana başvu­rabilir. Bazen de bir özlemini dile getirmek için yalan söyleyebilir (Babasız bir çocu­ğun babasının olduğunu söylemesi gibi).

Model alma: Anne-babanın çocuğun yanında başkalarına söyledikleri yalanlar, ço­cuğun bazen yalan söylenebileceği şeklinde bir izlenim edinmesine yol açar (Evde olmasına rağmen, telefonla arayan kişiye evde yok dedirten anne/baba).

Beklentileri karşılayamama: Ailesinin çocuktan aşırı beklentileri olması, onların sevgisini kaybetmemek için çocuğu yalana yöneltebilir (Çocuğun sınavda düşük not almasına rağmen, iyi not aldığını söylemesi).

Savunma: Çocuğun cezadan kaçmak için yalan söylemesidir.

Davranım bozukluğu: Yalanın yanında hırsızlık, okuldan kaçma gibi belirtiler de var­sa, çocuğun bir ruhsal hastalığının bulgusu da olabilir. Mutlaka bir uzmanın yardımı gerekir.

Çocuğun yalan söylemesini önlemek için; çocuğa davranışlarından sorumlu olmasını öğ­retmek, ayrıca anne-babanın çocuğa model olması, yalan söylediği zaman anladıklarını belirtmeleri gerekir. Çocuktan kapasitesinin üzerinde beklentinin olmaması ve çocuğa karşı tutarlı olmak, davranışının yanlış olduğunu anlatmak, çocuğu yargılamaktan ka­çınmak kardeşleri veya başka çocukları örnek göstererek karşılaştırmaktan kaçınmak gerekmektedir. Yalan söyleme devam ediyorsa, bir uzmandan yardım alınmalıdır.


HIRSIZLIK-ÇALMA

Çocukta ben-merkezci düşünce (egosantrik düşünce) egemendir. Olayları hep ken­dini merkezde görerek değerlendirir. Ayrıca çocuklarda iki-üç yaşına kadar sahiplik (mülkiyet) kavramı yoktur, her şey onundur. Çocuk giderek kendinin olanla-olmayanı ayırt etmeye başlar, ama ben-merkezci düşünce nedeniyle, bencil tutumu uzun süre değişmez. Sormadan alınmayacağını bilir, ama alma isteğine karşı koyamaz. Gittiği yerlerden cebinde kendinin olmayan oyuncaklar vb. nesnelerle döner. Toplumun tep­kisini uyandıran çatma karşısında çocuğa gösterilecek en doğru tepki, çocuğu kor­kutmadan, aldığı nesnenin (oyuncak vb.) geri verilmesidir. Çalmanın yanlış olduğu çocuğa açık biçimde anlatılmalı, bu davranışın başkalarına karşı haksızlık olduğu ve bunu kimsenin hoş karşılamayacağı belirtilmelidir. Okul döneminde de devam eden çalma olayı daha önem taşır. Bu çocuklar için bir uzman yardımı gerekebilir.

KONU ANLATIMI NOTLARININ TAMAMI ORHAN ER HOCAMIZA AİTTİR.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.